27 Şubat 2018 Salı

Maya / Hing Kar / Beş Taş



Maya oynamak için birbirine yakın büyüklükte, avuç içine rahat sığacak ama çok da küçük olmayacak yuvarlakça beş adet taş bulmanız ve düz bir zemine sahip olmanız yeterlidir. Bu nedenle özellikle dışarıya çok çıkma imkanı olmayan uzun kış günlerinde ve gecelerinde oynanan bir oyundur. Oyun en az iki kişiyle oynanır. Kişi sayısının bir sınırı yoktur. Ancak sıra beklemek sıkıcı olacağı için en fazla beş altı kişinin oynaması uygundur. Şimdi gelelim oyunun aşamalarına.

1-      Meger / Birler: Avucumuzun içinde tuttuğumuz beş taşı oyun alanına rastgele saçarız. Daha sonra yerdeki taşlardan birini elimize alırız. Elimizdeki taşı havaya attığımız sırada yerden bir taş alırız ve aynı zamanda havaya attığımız taşı geri tutarız. Yerdeki taşı alamaz, havaya attığımız taşı tutamazsak veya yerdeki diğer taşlara elimiz değerse yanarız ve sıra sıradaki oyuncuya geçer. Bu şekilde yerdeki dört taşı aldığımızda birleri geçmiş oluruz.

2-      Erguser / İkiler: Bu sefer bir taşı seçtikten sonra yerde kalan taşları ikişerli olarak yerden alırız.

3-      Yereker / Üçler: Yerdeki dört taşı bu sefer üçlü ve birli iki grup halinde yerden alırız. Tabi üçlüyü ve kalan tek taşı istediğimiz sırayla alabiliriz.

4-      Çorser / Dörtler: Bir taşı havaya atarken avucumuzdaki dört taşı yere bırakırız. Düşürmeden tuttuğumuz taşı tekrar havaya atıp tutarken dört taşı birlikte yerden alırız.

5-      Pişik / Pişik: Avucumuzdaki beş taştan dördünü avucumuzda tutarken birini havaya atarız. Bu sırada işaret parmağımızı yere değdirir ve havaya attığımız taşı yere düşmeden tutarız. Dörtler ve Pişik oyunları aynı anda da yapılabilir. Bunun için dörtler oynanırken dört taşı yere bırakmadan evvel pişik hareketi yapılarak taşlar yere bırakılmalıdır.

6-      Kixa Pernuş / Kixa Tutmak: Avuç içerisindeki taşlar toplu halde havaya atılır ve atılan taşlar elin tersinin üzerinde tutulmaya çalışılır. Tek hamlede atılan taşların en az ikisi elin tersinde tutulmalıdır. Elin tersinde ilk hamlede tutulan taşlar yere atılamaz. Elin tersinde kaç taş tutulmuşsa tekrar havaya atılıp avuç içi ile tekrar tutulması gerekir. Taşlardan herhangi biri yere düşerse veya elin tersinde en az iki taş tutulamazsa yanılır ve sıra sıradaki oyuncuya geçer. Bu oyun ile bir maya tamamlanmış olur. Bu döngü beş kere tekrarlanarak beş maya tamamlandıktan sonra yeni aşamaya geçilir.

7-      Kixaner / Kixalar: Bir mayalık oyun tekrarlanır. Ancak kixalarda havaya atılan taşın tutulma şekli farklıdır. İlk beş mayada havaya atılan taş avuç içi havaya çevrilerek tutulur. Ancak kixalar oynanırken havaya atılan taş avuç içi yere bakarken tutulmalıdır.

8-      Kakniç / Sıçmaca: Bu aşamanın kaç kere oynanacağı geriden gelen oyuncu / oyuncular tarafından bu aşamaya gelen oyuncuya söylenir. Bu sayı bir ile üç arasında olabilir. Beş taş yere saçılır. Biri seçilir ve yerden alınır. Birler oynarmış gibi eldeki taş havaya atılırken yerdeki taşlardan biri yerden alınır. Eldeki taşlardan biri avuç içinde tutulurken diğeri başparmak ve işaret parmağı arasında tutulur. İki parmak arasında tutulan taş havaya atılıp tutulurken yerdeki taşlardan biri alınıp yerine avuçtaki taş bırakılır. Bu avuçtaki taşı değiştirme işlemi yerdeki üç taşa da uygulanır. Her değiştirme işlemi sırasında parmaklar arasına aldığımız taş havaya atılıp tutulmalıdır. Yerdeki taşların kaç tur değiştirileceği rakip / rakipler tarafından belirlenir ve bu sayı da üçü geçemez. Taşları değiştirme işlemi bittikten sonra yerdeki taşların toplanmasına geçilir. Avuçtaki iki taş birlikte havaya atılıp tutulurken yerdeki bir taş alınır. Ardından avuçtaki üç taş birlikte havaya atılıp tutulurken yerden bir taş daha alınır. Son olarak da avuçtaki dört taş birlikte havaya atılıp tutulurken yerdeki son taş yerden alınır. Her seferinde havaya atılan taşlar eksiksiz tutulmalıdır. Yerdeki taşlar değiştirilirken birbirlerine değmemelidir. Elimiz değiştirdiğimiz taşın dışındaki taşlardan herhangi birine değmemelidir.

9-      Cang / Avuç: Sağ elle oynanıyorsa sol el ya da tersi olmak üzere parmak uçları yere dik olarak değecek ve avuç içi havada kalacak şekilde el yerleştirilir. Parmakların arası açık olmalıdır. Beş parmağın arasında oluşan dört aralığa birer taş konur. Elimizde kalan taş havaya atılıp tutulurken parmak aralarındaki taşlar sırasıyla avucun içine itilir. En fazla üç kerede her bir taş avuç içine itilmelidir. Daha sonra dört taş birlikte alınacağı için birbirinden fazla uzağa atılmamalıdır. Bu aşamanın kaç kere oynanacağını da geriden gelen oyuncular belirler. En fazla üç kere oynanır.

10-   Tev / El: Bu aşamada el avuç içi yere değecek şekilde ve parmak araları açık olarak yere yerleştirilir. Parmakların birleşme yerlerine birer taş konur. Elimizde kalan taşı havaya atıp tutarken parmak aralarına yerleştirilmiş taşları parmakların arasından dışarıya süpürürüz. Her bir taşı en fazla üç kerede parmak hizasının dışına çıkarmamız gerekir. Dışarıya çıkan taşları ikili iki grup halinde yine elimizdeki taşı havaya atıp tutarken yerden almamız gerekir. Bu oyunun kaç kere oynanacağını da geriden gelen oyuncular üç kereyi geçmemek üzere belirlerler.

11-   Maya / Maya: Beş taş yere saçılır. Taşlardan biri seçilerek alınır. Sağ elle oynuyorsak sol el veya tersi olan el yere yerleştirilir. El baş parmağı ve orta parmağı dik olarak ve karış gibi açarak yere konur. İşaret parmağı orta parmağın üzerine mümkün olduğu kadar çok sarılır. Yüzük parmak ve serçe parmak havada durur. El yere saçılmış taşların tamamını altından geçirmeye uygun bir konuma yerleştirilmelidir. El yerleştirildikten sonra rakip oyuncu bir taş seçer. Bu taşa “maya” denir. Maya seçilen taşın dışında kalan üç taş elimizdeki taş havaya atılıp tutulurken en fazla üç hamlede yere yerleştirdiğimiz elimizin altından geçirilmelidir. Son olarak “maya” tek hamlede elin altından geçirilmelidir. Taşlar elin altından geçirilirken elimiz geçirdiğimiz taş dışındaki taşlara veya taşlar birbirine değemez. Ancak elin altından geçtikten sonra birbirine değebilirler. Maya ise elin altından geçtikten sonra da kendisinden önce geçirilen taşlara değemez.

   12- Harmiç / Saymaca: Oyunun kazananını belirleyecek bu aşamada rakibin belirleyeceği sayıda kiğa tutmak gerekir. Her bir kiğada elin üzerinde kalan taşların sayıları toplanarak 50 ile 100 arasında rakibin belirlediği sayıya ulaşılmaya çalışılır. Hiçbir kiğada ikiden az taş tutulamaz. Son tutulacak kiğa hedef sayıya sizi tam ulaştıracak sayı olacağı için hedefe bir yaklaşık sayıya gelmemek gerekir. Gelinirse bir önceki sayıya dönülür. Örneğin hedef 100 diyelim ve siz 96 dasınız. Eğer 4 tutarsanız oyun biter. 2 tutarsanız son kiğada da iki tutmanız gerekir. 3 tutarsanız yanarsınız çünkü son kiğaya bir kalır ve kiğada bir tutulamaz. Bu durumda sıra tekrar size geldiğinde 96 dan devam edersiniz. Beş tutarsanız yine yanarsınız çünkü toplamınız 101 olur. Bu durumda yine sıra size gelene kadar bekler ve 96 dan devam edersiniz.

13- Tev Uduş / El Yemek: Oyunu kaybeden oyuncu elini parmakları açık ve avucu yere değecek şekilde yere koyar. Kazanan oyuncu beş taşı beş parmağın ucuna yerleştirir. El yemenin beş aşaması vardır. 1. Serpuş / Silmek: İlk taş havaya atıp tutarken eliyle rakibin elini elinin içiyle siler. 2. Dzibluş / Çimdiklemek: Rakibin eli çimdiklenir. 3. Potsxoluş / Tırmalamak: Rakibin eli tırmalanır. 4. Şebetsnuş / Vurmak: Rakibin eline sertçe vurulur. 5. Peçuş / Üflemek: Rakibin acısı azalsın diye eline üflenir. Her hareket üç kere yapılır. Eli yenen oyuncunun her ne kadar canı yanmışsa da geçirilen eğlenceli vakit acıyı unutturur ve oyundan dostça kalkılır. Haydi iyi oyunlar.

Mahir Özkan
     Gor Dergisi Sayı 5-6 Sonbhar 2016- Bahar 2017

DERE VE GÜLALİ'NİN HİKAYESİ


    
Arılı Deresi vadisi üzerinde yer alan köyümüz, Fındıklı’ya 15 km uzaklıktadır. Yerleşim alanı, yönümüz kuzeye baktığında sağ yamaçtadır. Karşı tarafta fındık ve çay tarlaları başta olmak üzere tarım ve orman alanları mevcuttur. Bu alanlara ulaşmak ancak köprülerle mümkündür. Yağmur fazla yağdığında köprülerin defalarca dere tarafından götürüldüğüne şahit olunmuştur. 

Bizim coğrafyada; dere, köprü ve göller yöre insanının sosyal ve ekonomik hayatında önemli yer tutmaktadır.

Köyde yaz aylarında derede yüzmek (öncelikle tarlada çalışıp yoruldukdan sonra) en önemli eğlencelerden biridir. Akarsu yatağında doğal olarak oluşmuş insan boyunu geçen bir çok göl (Goloskur, Okulunaltı , Cevizdibi, Bağanoğ gibi.. göller) vadır.

Köyümüz derelerinin, evsel atıkların akarsulara verilmemesi nedeniyle temiz olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Doğal göller; başta çocukların olmak üzere bir çok insanın, gülmek, eğlenmek, güzel zaman geçirmek ve de günün yorgunluğunu atmak üzere (hava yağmurlu değilse) buluştuğu - yüzdüğü yerlerdir. Bu gelenek geçmişte olduğu gibi günümüzde de daha fazla katılımla devam etmektedir.

Arazi yapısının oldukça elverişsiz olduğu yöremizde değişik nedenlerle bir çok insanın hayatını kaybettiğini çocukluğumda, büyüklerimden dinledim. Bunlardan biri de Gülali’nin boğulma olayıdır. Halil Dede’nin (Halil Kutluata) insan hayatını ilgilendiren başta ölümle sonuçlanan olayların arkasından (hiç düşünmeden) söylediği - yazdığı, oluş şeklini ve duygusal yönünü ölen kişinin yakınlarının söylemi gibi dile getirişi gerçekten bir kabiliyet ve beceri işi olduğunu söylemeliyim. Bir çok kişinin destanını, onun güzel ve yanık sesinden dinledim. Halil Dede; halk ozanı, aynı zamanda da halk şairi idi bana göre. Yazdığı destan - şiir - hikaye ve söylem sayısı oldukça fazladır. Gülali’nin Destanı’nın da Halil Dede tarafından oğlu için; en yalın, en içten duygularla dile getirilmiş, evlat acısını en ince detaylarına kadar yansıtan destanlardan biri olduğunu söylemeye gerek var mı bilmiyorum.

Gülali’nin 1930’lu yılların sonlarında derede yüzerken boğulduğunu biliyordum. Gülali ve arkadaşları Cevizdibindeki göle yüzmeye gittiklerinde, babam ( 8-10 yaşlarında olduğunu söylerdi.), Yunus Amca (Öztürk), Tahsin Amca (Kutluata), ve Gülali’nin kardeşi Muhammet Amca’da orada kenarda oynuyorlarmış. Ancak hiç kimse bana bu olayın değil gününü - ayını, yılını bile tam olarak söyleyemedi.

Olay şöyle gerçekleşmiş; Gülali kendi yaşıtları (15 yaşında olduğu söyleniyor) ve kendinden küçüklerle birlikte dereye (fotografta görünen göl) yüzmeye gidiyor. Dereye atladığında belli bir mesafeden sonra kontrolü kaybedip inip - çıkmaya başlıyor. Babam ve diğer çocukların yapacakları pek bir şey yok. Yardıma Paşa Amca (Atagün) gidiyor. Gülali can havliyle ona sarılıyor ve ikisi beraber batıp – çıkmaya başlıyorlar. Gülali daha önce suyun dibine batıyor. Mahalledeki büyüklerin haberi oluyor, fakat onlar gelinceye kadar iş işten geçiyor. Ancak Paşa Amca’nın durumu da oldukça kötü, onun imdadına kardeşi Mahmut Amca yetişiyor ve kurtarıyor. Nazif Ali Kutluata - Mahmut Küçükşahin (dedeler) olay yerine gelmelerine rağmen Gülali için artık her şey çok geçtir. Halil Dede Çorag’da yayladadır. Ona haber vermek gerekir. Haberi veren annen öldü seni bekliyorlar der ve Halil Kutluata köye gelir. Anası, eşi ve Gülali’nin dışında herkes oradadır. Kimse Gülali’nin boğulduğunu cesaret edip söyleyememektedir. Çkemişoğlu Şevki (Kutluata) - bende kısa bir süre önce oğlumu kaybettim. “seni en iyi ben anlarım . Gül Ali boğuldu” der.

Necmettin Kutluata (Halil Dede’nin torunu, iyi tulum çalması ve güçlü hitabeti gibi bazı özelliklerinin benzediğini söyleyebilirim), bu gölden yaklaşık beş yüz metre uzaklıkta ve 200 metre yükseklikteki evinin yanında oturma yeri yapmış (6-7 m2). Bir çok dost ve akraba ile sohbet ettiğim, çay içtiğimiz bu küçük, fakat mütevazi yerde oturunca Amiras vadisi, 2200 metre yüksekliğinde ki Siprane Tepesi, sol tarafta Yangın Yaylası, Kaçkarlara doğru Cümenik Yaylası da tamamen göz önüne geliyor. Gülali’nin boğulduğu gölü tepeden gören çok sevdiğim bir mekan olmuş. Çok sevdiğim çocukluk arkadaşıma bu güzel yeri hizmete sunduğu için de ayrıca teşekkür etmek isterim.

Yolun üst tarafında, çay ve fındık tarlam var. Yukarıya doğru tırmanırken, telefonum çaldı. Telefonda değerli meslektaşım, arkadaşım - dostum Mehmet Ali Hindistan “Ağabey Halil Kutluata’yı tanıyor musun” dedi. Evet dedim. Oğlu Gülali boğulmuş, biliyor musun dedi. Senin iletişim adresine iki belge gönderiyorum dedi ve ekteki M. Ali’nin Babası, Gülali’nin öğretmeni Avni Amca’nın Halil Dede’ye yazdığı duygu dolu taziye mektubunu ve Halil Dede’nin cevaben karşılık verdiği 1938’in sonlarında yazılan mektupları aldım. Gülali’nin boğulma tarihini Halil Dede’nin Avni Amca’ya yazdığı mektuptan 1 Eylül 1938 Perşembe saat 11 olduğunu öğreniyoruz. Başta, Avni Hindistan’ın geçmişle ilgili bu tür bilgi ve belgeleri sakladığı ve bizlere ulaştırdığı için saygılarımı iletmek isterim. Ayrıca babasının birikimine sahip çıkan Mehmet Ali kardeşime de teşekkür eder, kutlarım. Yazıda ismi geçen ve aramızdan ayrılan değerli insanları saygı - sevgi ve özlemle yad ediyor, yaşayanlara güzel ve uzun ömürler diliyorum.

Gülali’nin destanından bir bölüm; (destanın çok daha uzun olduğunu biliyorum. Ancak Necmettin Kutluata’dan bu kadarını alabildim.)

Gülali’nin Destanı

Ağustos onalti Cuma ertesi
Yavrinun yuzmağa vardur hevesi
Kurusun bu yaylaciler deresi
Gülalim Gülalim ağh oğul oğul

Karşıya otlayan beyaz koyindur
Beni yakan senun selvi boyundur
Yaktun beni ateşlere soyindur
Gülalim Gülalim ağh oğul oğul

Çapuklinun başi salma tepesi
Poşğhutten duyulur tangalun sesi
Tükendi kalmadi sondi nefesi
Gülalim Gülalim ağh oğul oğul

Oğul gülçiçeğum sarilelum mi
Bugun son gunumuz ayrilelum mi
Kiyamete kadar darilelum mi
Gülalim Gülalim ağh oğul oğul

Evlat deduğundur duğun hevesi
 Nasip olamadi gelin etmesi
Ateşten bir gömlek zordur geymesi
Gülalim Gülalim ağh oğul oğul

Duşsam deryalara deryalar boğar
Evladi olana bir gün gün doğar
Bizum dağa yağmur ilen kar yağar
Gülalim Gülalim ağh oğul

Dokuz ay karninde analar saklar
Doğduğu saatte hemen kucaklar
Sazluk olur şereflenur ocaklar
Sazluk şerefumi yiktun ağh oğul

Mayis ayı gelur şen olur dağlar
Gene yaylalara yurur çobanlar
Ufak buyuk sari oter tangallar
Yikilsun bu dağlar ağh oğul oğul

Nice zatlar gelmiş misafir hani
Peygamberler değil sultanlar hani
Veren alur bizden bu tatli cani
Vakti saati var ağh oğul oğul

Not: İlk dört kıta İsrafil Akman tarafından Yasemin Kepenek ten kaydedilmiştir.
EKLER:
2 adet mektup  

Ekim 2012 

      Kars                 
17/Eylül/938           
Viçe Yaylacılar Köyünde
Kardeşim Bay Halil Kutluata

Derede yüzerken evlâdınızın boğularak ebediyen ayrılan, daha doğrusu sabı olan bu yavrunun rahmeti rahmana kavuştuğunu bir kaç haftadanberi bizden uzaklarda olan benim bölük arkadaşların bölüge avdedinde haber aldım. çok müteessirim…
Evlat acısının bütün elem ve ıztirapları gönülden duyan siz kardeşime ve göz yaşları dinmeyen refikanız zavalli hemşerime, arzı taziyet eder tanrım sabırlar versin derim….
Yüzerken boğulan evladınız, anladığıma göre talebem olan büyük evladınız olacak!..
Eğerki o nasibsiz talebem ise nasıl söyleyimki, bu yad illerindeki teessürlerimi size kadar size kadar ulaştırmış olayım..Evladım yokki, ğurbetin bu acı günlerinde talebem olan evladınızdan dolayı duyduğum iztirap, bir evlât gibidir deyim. ve bir baba şefkatile teessür ve hicranlarımı size kadar feryat edeyim.
Fakat ümit ederimki, insan mefhumunun altında tasavvur edilen insani his ve duygular, birde buna inzimam amil, komşuluk, gönül yakınlığı, sevgiler..birbirimizi yad ederken hiç şüphe yokturki böyle bir sevdiğimizin derdine aynen iştirak etmemiz evvela insanı bir his, sonrada komşu ve ahbaplığımızdan duyulacak elem ve iztiraptır.
Bir dakikalık ömrümüzü hercu merç ederek yaşamak dünyasında evlâtlarının masumiyetine, her türlü mihnetine katlanan siz baba, ve evlatlarının te’essür ve hicranlarını hiç gizlemeden açik bir lisanla feryat eden annesinin kalbı kaderin bu acı nasıbı olan bu evlât ayrılığı dolayısile kalbınız dolmuş göz yaşlarınız sıcak pınarlar gibi akmıştır.
Birbirimizi veya hut varlığımız kadar medyün olduğuğumuz sevdiklerimizi alıp ebediyete uçuran ölüm…bu acı ve muhakkak olan bir hakikat….ne çareki tanrının kuluna verdiği en büyük iztiraptır.ve ulu tanrı bu iztırabı kuluna yüklerken taşların tahammülü mümkün olmayan bie cevher : sabır ve tahammül de bahşetmiştir.
Onun için bağrınıza ateş salan bu mini mini talebem ve evlâdınızı fatıha ve hürmetlerle yad ederek sabır ve tahammülünüzü beklerim kardeşim.
 İztirabımın en acıklı ve canli ciheti şudur :Zeki ve aile terbiyesi yerinde gördüğüm bu sevimli yavrunun ders esnasında arkadaşlarının ğah ortalarında ğah sıranın bir kenarında kuzu gibi uslu ve mütebessim bir çehre ile hala hayalının gözlerimden çekilmemesi ve nezih bir köylü çocuğunun masumiyeti kalbımdan silinmemesidir.
Ah zavallı yavrum..sınıfta bırıcık talebem, Gülali.. ne yazıklar ki hakikaten bir gül çiçeği kadar ömrün varmış!. sana bir türlü zavalli kelimesini yakıştıramıyorum…. ayrılışlarından te’essür ve elemlerini zapt edemeyen anne ve babanın genç ve günahsız cennet çiçeği!... sen sus ve ebediyen uyu….
        Hiçranını annen çekecek..ve genç yaşta ğıda olduğun kara topraklardan matemlerin fışkırırken (Sevdiklerin) hepsi yanına gelecekler.. İsmin kadar güzel olan gül çiçekleri topla…ve elindeki bu çiçeklerle onları karşılarsın…Artık anne babana iztirap verme yavrum……

        Tekrar olarak tanrımdan sabırlarınızı dilerim kardeşim….
Kars 29.alayda 
   Avni Sunay          


Halil Kutluata'nın Avni Sunay'a (Hindistan) cevabı 

Sayın kardaşım bay Avni,

Hayatın uzucu iztirapları içinde kıvranan bir mahluku ruhunevaz bir eda ile okşamak, ne büyük bir saadet ve şafakattır. Bu da Tanrının kullarına bahşettiği manevi kudret merhemidir. Oyle bir marhamdırki: tasavvur edilmeyen en korkunç yaraları bile tedavi eder. Nitekim göderdığınız bir mektup değil böyle bir tabiat semeresidir. Kanayan kalbımı teskine çalışan büyük Türk ulusunun münevver evlâdı,vatandaşının elemi teessürlerini benimseyerek yurt köşelerinden meserretle gelen iştiraki yeislerini takdir ederim. Tahrıratınızı okuyunca kalbımdan kopan coşkun bir sevincimin sürür raşaları ile karşılandığımı iftiharla kayıt edebilirim. Demekki Talebeniz ciğerparemin acı akıbetine bir baba şefkatile kalben duyduğunuz his ve meyüsiyetten dolayı sönmez sayğı ve ihtiramlarımı arzeylerim. Malumya ,insanlar üzerinde irsiyet ve cinsiyet denilen iki gönül cazibesi vardır. İşte insanları daimi surette birbirlerine karşı besledikleri sevgi ve hissiyat ve duygularile bu tesirlerin hepsinin fevkında gördüğüm ve rikkkatınızı nazar ederken ruhiyattçi bir fert olduğunuzu tahassüslerimle iş’ar ederim. Silkinip kurtulmak istediğim, meş’üm mukadderatın acı iztiraplarından muztarip gönlümü teskin eden yazınızı okurken ah ! biçare yavrum ; deyip mazının karanlık amâkına ğark olan (Gürsu okulun)daki çiğerparemi zatınıza takdim ettiğim günleri gözlerimin önünde tecessüm eder. Ahh..çiğerim ! O,tatli günler bir rüya gibi geçti. Şen olan kalplerde bir meyüsiyet var. Tabiatın solğun hayatına karışan evlâdımın olmayan ruhu, tatli öğütlerinizi hürmet ve saygılarimle kabul ediyorum. Baharın neş’esile açılan(Gül Çiçekleri)temevvüç edip koklarken, talebenizin ismini hatırlayıp bir dakika ruhuna fatıhai şerife getirmenizi dilerim. Akıcı suların durğun, yosunlu göllerini temaşa ederken; imdadına kimsenin yetişemediği ve suların idarei zevkine kalarak solun gibi yosunlar üstüne inen(Gül Ali)yi yakın bir istikbalda size de nasip olacak bir evlât gibi, kulağınıza(gül)sedasi temas edince aynı his ve teessürü duymanızı isteklerim(henüz göncasi)açılmayan ana babanın nazlı çiçeğini solduran ve hiçbir veçhile payıdar olmayan menhüs gölleri lanetle,nefretle anmanızı rica ediyorum. Ansızın ruhur eden bu hırpalayıcı azabı ben değil, umum matbuatının bile tasviri tahrir etmekten acız bulunur.Böyle muphem mukadderatı idrak etmek ancak tanrime mahsustur.Kardeşim : 1/Eylül/938 Perşembe günü saat 11 raddelerinde mahalle çucuklarile dereye inen yavrum bir esbabi vesile ile dünyaya gözünü yumuyor. Çocukların acıklı feryadını duyan bir iki yüzmek bilmeyen şahisler güçhal gölden çıkarıyorlar. Fakat heyhat!.bir çiçek gibi sararıp solmuştu. Göz yaşları bir sel gibi akan çoçuğun validesi,ve büyük validesi sevi ile ve hürmetlerle selâm ederler. Bilvesile sevgi ve saygılarla zatınızı selamlarım.
   Kardeşiniz         
Halil Kutluata  

http://kutluata.net/GulAli.aspx web sitesinden alınmıştır. Emek verip bu değerli destanı ve hikayesini bugünlere, bizlere ulaştırdığı için Asim Kutluata’ya ve bizi bu çalışmadan haberdar eden İsrafil Akman arkadaşımıza teşekkür ederiz.


 Asım Kutluata
Gor Dergisi Sayı 5-6 Sonbhar 2016- Bahar 2017











EZANİ KAÇURDUM..!



Tarih boyunca din toplumların yaşamlarına yön veren önemli bir unsur olmuştur. Toplumların dini de içeren değer, töre ve geleneklerinin bütünü olan yaşam biçimleri de o toplumun dinle ilişkilenme biçimini etkilemiştir. Günümüz Türkiyesi’nde kimi yöre ve halklarda din, adeta insanların yaşamını tahakküm altına alan, emir ve yasaklar bütünü işlevi görürken, başka bazı yörelerde ve halklarda ise din, günlük yaşamın, toplumsal değerlerin doğal bir parçası gibidir, inanılır ve yaşanır.  

Bu yazıda kimine bizzat tanık olduğum, kimini eş dosttan dinlediğim, kimini de Hemşinlilerle ilgili kitaplarda okuduğum, biz Hemşinlilerin dinle ilişkisine örnek olabilecek birkaç anı, anekdot ve fıkra paylaşmak istiyorum.

Annem Temali Şaize kendi yaşıtı bütün Hemşinli kadınlar gibi dini bütün bir insandı.  İslamın farzlarını eksiksiz yerine getirmenin dışında, vacip ve nafile kabilinden ibadetleri de önemser ve bazılarını eda ederdi.  Örneğin uzun yıllar her Perşembe oruç tuttu, bir senesi de üç aylar orucu tutmuştu, dile kolay 90 gün.

Eşimle yeni evliyken, annem bahçemizde yetişen bir bitkinin tohumlarından kendisinin yaptığı bir tespihi kayınvalideme hediye etmek üzere eşime vermişti.  Eşim, ailesinin Alevi olduğunu ve annesinin namaz kılmadığını söyleyince annem, “Oyla olur mi, sonra obir dünyada karanlukta uşüyorum, korkiyorum diye yalvarınca ona kim yardum edacak ?” diye sormuştu.

Bi keresinde de; İstanbul’da içkili lokanta işletirken Almanya’ya gittikten sonra, kendini iyice dine veren dayım, memlekete ziyaretimize gelmişti. Dayım, eşimi karşısına almış, hararetle bildik dini telkinlerde bulunurken, annem dayımın arkasından “Sen buna aldırma, bu iyice kafayı dine taktı” anlamında kaş göz işaretleri yapmıştı.

Rahmetli annemle ilgili son bir anıyı da derleme kaynaklarımdan koca çınar Altun Karahan (Tsotsin) yengeden aktarayım. Kemalpaşa’da evimizin yolu üzerinde Tsotsin yengenin evinin bitişiğinde bir tarlamız var. Çocukluğumda pirinç ekerdi bizimkiler, sonraki yıllarda mısır ekerdik. Şimdi apartmanlar sardı etrafını... Bir gün, kuvvetli bir fırtına sonrası annem, tarlada bir şeyler konuşarak çalışıyormuş. O esnada kapıda olan Tsotsin yenge annemin sesini duyunca birkaç adım atarak yaklaşmış, bakmış ki annem tek başına çalışıyor, “Allaysa Şaize modet ook ç’go u, um hed xabred gu pembalu hedev” (Allaysa Şaize yanında kimse yok da, kiminle konuşuyordun deminden beridir) diye sorunca annem, “ İiiii Tsotsin” diyor, “İsa polor torxele Ella Ella aselov torxetsi, ka Ellan zate isa polor pobadzça u” (Buraları  ekerken hep Allah Allah diyerek ektim ama Allah buralara hiç uğramamış) diye cevap veriyor.  Meğer fırtına mısır filizlerini olduğu gibi kırmış, yatırmış, hasat alacak bir şey bırakmamış tarlada. Tsotsin “ Ka Aspadze, ka Şaize, inç aster, ka Alla xayir versun” (Ka Şaize ne dedin, ka Alla hayir versin, ka ne diyorsun?) deyince annem “İii Tsotsin tun al isa panes millatis assoğ u gungoğes” (İii sotsin sen de bundan sonra millete bunu anlatıp duracaksın) demiş, karşılıklı dertleşip gülmüşler. Gerçekten de annemin ölümünden neredeyse 20 yıl sonra geçen yıl yaylada anlattı bu anıyı Tsotsin yenge.

Hazır yaylaya gelmişken oradan devam edelim. Bilbilan Fatmeçayir yaylasıdır bizim yaylamız. Beşiroğlu Hacı Kadir’in evi ile bizim evler yaylanın en üst kısmında yan yana sıralanmıştır. Çocukluğumuzda yaylada cami yoktu, bizim evlerin önünde Tsotsin yengenin evinin yanında 3-5 sıra kara taşla öylesine çevrilmiş, küçük bir namazgâh vardı, bizim üst mahallenin yaşlıları, gündüz, vakit namazlarını orada kılardı. Öğlen ve ikindi ezanı okunurken köyün bütün yaşlıları namazgâha doğru yürümeye başlar, o sırada Tantoğlu Suli ile Kotar’i Şükri yaşıtlarının tersi istikâmette köyden çıkarlardı. Bu neredeyse bir ritüele dönüşmüştü. Tabii camisi olmayan yaylanın doğaldır ki imamı da yoktu, köylüler duruma göre kendi aralarında müezzinlik ve imamlık yapıyorlardı. Evlerimiz yaylanın üst sırasında olduğu için bazen Hüseyin amcam, bazen Haci Kadir (Bumba Gadir) amca ezan okurdu, babam rahmetlinin de sesini hatırlarım bu ezanlardan. Önce babam ve daha sonra da Kadir amca rahmetlik olunca, ezan okuma görevi çoğunlukla Kadir amcanın büyük oğlu Yaşar abiye düşüyordu. Yaşar abi o yıllar 50’li yaşlarındaydı.

Bir akşam Yaşar abinin evinde oturmuşuz. Yaşar abı ve yeğeni Berat bir, benim amca oğlu ve onun oğlu benim yeğenim Erdoğan bir, karşılıklı kağıt oynuyorlar. Biz de üç dört kişi sohbet edip oyun seyrediyoruz. Espri, gırgır, şamata... Muhabbet gırla gidiyor. Dalmışız, yatsi ezanı zamanı geçmiş. Yaşar abi ezan vaktinin geçtiğini fark ettiği gibi fırladı yerinden “Alla bela vermasun ezanı kaçurdum” dedi ve elini kulağına götürerek başladı evin içinden ezan okuyarak dışarı çıkmaya. O sırada “Dünya yansa bir bağ çalası yanmaz” şakası eksik olmaz adamlardan benim amca oğlu Ahmet abim, Yaşar abinin arkasından tekme ile ittirerek “Yahu Yaşar, ne telaş ediyorsun, yarun akşamda 5 dakika erken okursin ezani, olur biter” demez mi, biz hem Yaşar abinin haline, hem de Ahmet abimin yorumuna, kahkahaları koyverdik. Yaşar abi kahkahalar eşliğinde ezanı tamamladı, ezan sonrası pişti devam etti. O zamanlar yatsı namazı bizim erkekler için sanki farzdan çok vacip-nafile arası bir şeydi, kıldılar mı o akşam yatsıyı hatırlamıyorum.

Bi başka gün, ikindi mahali, Yaşar abi, karısı Emine yengem, Ahmet abi, eşi Güle ablam, çocuklar, kızlar, gelinler, komşular kapıda oturmuş sohbet ediyorlar. Ezan vakti gelince Yaşar abim kalkıyor ezan okumaya başlıyor. O esnada bizim yaylanın ilerisindeki Zenginyurt yaylası tarafından üç kadın bizim yaylaya doğru geliyorlar. Oturanlar gelen kadınların kimler olduklarını tahmin etmeye çalışıyorlar kendi aralarında. Biri sağdaki falancanın karısı Fadime’dir herhalde diyor, öbürü soldaki fıstıkçanın Eminedir, beriki ortadaki şudur derken, Yaşar abi ezan arasında konuşanlara dönerek “Vov elluşnin çkidim ama ortaine erand genig lemanigu”(Kim olduklarını bilmiyorum, ama ortadaki güzel kadına benziyor) diyor ve “Hayya’alel felah, Hayya’alel felah” diye ezanı okumaya devam ediyor. Tabii bizimkileri tut tuta bilirsen, ezan gene kahkahalar eşliğinde tamamlanıyor. Şimdi o namazgâhı otlar sardı, aşağıda köyün dışında briketten minareli bir cami yapıldı, ezan oradan okunuyor, Yaşar abim rahmetlik oldu, o ortadaki güzel kadın da torun torbaya karışmıştır herhalde...

Artık yayladan inme zamanı geldi, yayla dönüşü Karanlıkmeşe’de güzlük kaldığımız yıllardan aklımda kalan bir anekdot aktarayım. Sürü sahibi baba oğul Siftegüzün sonlarında yayladan sürmüşler koyunları, uygun buldukları yerlerde beşer, onar gün kalarak yavaş yavaş 2-3 aya Hopa’ya inecekler. Artvin Ardanuç civarında Bica aykırılığı denilen yerde bir süre kalıyorlar. Baba beş vakit namazı aksatmıyor. Oğluna da namaz kılması için ısrar ediyor, ama oğlu pek oralı değil. Tam Bica’dan hareket edecekleri günün sabahı adam bi bakıyor ki oğlu namaz kılıyor, o zaman kinaye ile oğluna diyor ki “İiiii orti im İbraim, ida ku nemazed isa Bica’is arengoğnuke inçug yep menenag la u bededa” (Eyyy gidi oğlum İbrahim, o senin namazın ne zamana kadar bu Bica’nın aykırılıklarında yalnız başına ağlayarak dolaşıp dursun.)

Yayladan yola koyulup Hopa’ya indik ya, bir anektod da oradan anlatayım. Eskiden, yani çaydan öncesi, bizim yörede neredeyse tarlaların hepsi mısır ekilirdi. Mısır başağa erdikten sonra domuz ve ayılar musallat olurdu tarlalara. Ateşler yakılır yüksekçe kulübeler (goliba) yapılır, sabaha kadar teneke ile ses çıkarılır, silah sıkılır “Goob” beklenirdi tarlalarda. Kiminin de “Goob” bekleyecek kimsesi olmaz, onlar da tarlalarını domuz ve ayıdan korumak için başka çareler arardı. İşte böylesi bir kadın, domuz ve ayılardan tarlasının koruyamadığından yakınınca arkadaşı, yakın köydeki bir hocayı salık veriyor. Kadın tarlası başağa durunca gidiyor hocayı çağırıyor. Hoca diyor ki “Ben öyle okur ve bağlarım ki (gab enuş) bi daha ne ayı ne domuz girebilir tarlana.” Köylü kadın seviniyor tabi. Hoca bi yandan dualar okuyup bi yandan da elindeki bir ipi birkaç yerden bağlayarak, tarlanın etrafını yedi kez dönüyor. “Tamamdır artık, korkma” diyor kadına ve gidiyor. Aradan 10-15 gün geçtikten sonra kadın tarlasına gidip bakıyor ki; bir tek sağlam mısır başağı kalmamış, hepsini ayı veya domuz yemiş bitirmiş. Kadın o kızgınlıkla hocaya gidiyor, “Hani artık ayı-domuz giremeyecekti tarlama, tarlamı talan etmişler, bir tek başak bile kalmamış” diyor. Hoca “Olmayacak yahu” diyor, düşünüyor düşünüyor “Hay Allah” diyor, “Demak ben okurken domuz tarlanun içindeydi da, hayvan dışarı çıkamadı, e haliylen da misiri  biturdi.” Eh hayat bu oluyor böylesi “Saf” işler, a’yi biraz ince okuyun lütfen.

Hopa’yı tek geçmek olmaz, iki kısa fıkra daha...

Köylerde hayat, ahırda at, koşumluk öküz, inek, dana, kapıda köpek, kümeste tavuk olduğu eski zamanlar. Hopa’nın Hemşin köylerinden Xigoba’da bir hacı amcanın atı ölmüş.  Hacı amca çok sevdiği, eli ayağı olan atının ölümüne çok üzülmüş. Durumu gören komşusu teselli etmek istemiş, “Hacı, ne üzülüyorsun senin atı alan Allahu teala sana başka bir at vermesini de bilur helbet” demiş. Hacının cevabı ise “Eeee ben benum Allah’umi bilurum, benum yirmi lirami almadan bana at mat vermez O” olmuş.
Hopa’dan son anlatı, malum eskiden biz Hemşinlilerin koyun sürüleri vardı, şimdi Hopa’da tır sürüsü. Tır şoförünün birinin babası ölüyor. İhtiyar, sekseni aşmış, hasta, erimiş ufak tefek bir adammış. Ölüyü hoca yıkasın diye camiye götürmüşler. Hoca ölüyü yıkarken, ihtiyarın oğluna “Yıkama işi bitiyor, hocaya bir şey vermek lazım”  diye hatırlatmışlar. Hocanın işi bitince adam hocaya yanaşmış, “Hoca ne vereceğiz?” diye sormuş usulen. Hoca, “lli versen yeterlidir” deyince, ölünün oğlu, “Hoca sen ne diyorsun, ben koca Tırı yirmi beş liraya yıkatiyorum, sen küçücük babamı yıkadun elli lira mı istiyorsun?” der.   

Şimdi Hopa’dan biraz aşağılara Hemşin’e geçelim.  Hemşinin günlük yaşamı ile ilgili az sayıda çalışmadan biri, dergimizin de yazarı olan gazeteci Adnan Genç’in Çalışkan Kadınlar Ülkesi Hemşin adlı kitabıdır. Güzel, eğlenceli bir kitaptır, bulanların okumalarını tavsiye ederim.  Bizim Hemşin köylerinde köy merkezinde kahvehane, bakkal, bir de cami olur genellikle. İş dışındaki zamanlarda köyün erkekleri genellikle came kapisi, ğhan kapi, bakkal kapı dedikleri bu yerde toplanır. İşte öyle bir yaz ikindisi, millet kahvede, kimi kağit oynuyor, kimi günlük meseleler, politika, muhabbet koyu, gırgır şamata vakit geçiyor.  Aksilik bu ya köyün imamı yok ortalıkta, ya balığa inmiş dereye, ya çarşıya gitmiştir, köylülerden biri okuyacak ezanı, ama kim? Ezan vakti köylülerden biri “Ola bugün ezan yok midur?” diye sorunca, öteden bir başkası cevabı yapıştırıyor “Git da oku daa!” Adam gitme heveslisi değil ama... ezan da okunacak... çare yok kalkıyor, giderken de, “Bağa bakun, nemaza geleceksanuz gideyim okuyayim, yoğ ise boşina afkurtmayun beni” diyor. Gene bir başka gün bu kez müezzin kahvede öğlen vakti rehavet çökmüş, müezzin ağır ağır gitmiş ezanı okumuş. Az sonra bakmışlar ki müezzin kahvede, kağıt oynayanlardan biri soruyor “Ola ne çabuk geldun, nemaz bitti mi?” Müezzinin sakin cevaplıyor “Nemaz kılmadum ki, ben okudum geldum.” Allah affetsin.

Hemşin denince Marmara’ya Adapazarı ve Düzce’nin Hemşin köylerine uğramadan olmaz. Hikaye Hemşindeki’ne benzer, Kocaalinin Açmabaşı köyü came kapısında, kahvede, çardağın altında oturmuş insanlar, sohbet ediyor, kimisi tavla, kağıt oynuyor. Küçük minibüsü ile bir seyyar satıcı geliyor, megafondan bir iki anons, iki çocuk uğruyor yanına, bir ihtiyar bir şey soruyor. Yaz günü öğlen sıcağı, ortalık durgun. Seyyar satıcı kenara çekip, kontağı kapatıyor, gelip çardak altında oturuyor soluklanmaya.  Hemşin köyü bu ya hava espriye gebe demek ki, gene caminin imamı izinde. Laf atmalar, espriler içinde çekişmeli bir tavla oyunu sürüyor, o sıra oyunculardan biri saatine bakıyor “Nemaz zamanı da geldi” diyor. Öbürü “Hamit” diyor “senun abdestun vardur sen git ezanı oku, ben da bir abdest alayım nemazı da ben kıldururum”. Seyyar satıcı oyunun esprilerinden sanıyor oralı olmuyor. Birazdan oyunculardan biri kalkıyor camiye doğru yürüyor, az sonra ezan başlıyor, seyyar satıcı şaşkınlıkla etrafı süzüyor. Cemaatla birlikte camiye giren satıcı diğer tavla oyuncusunun imamlık yaptığını görünce şaşkınlığı bir kat daha artıyor. Namaz sonrası çardak altında tavla kaldığı yerden devam edince, seyyar satıcı artık dayanamıyor; “Yahu, burası neresidir, siz kimsiniz, nasıl insanlarsınız böyle?” diye şaşkınlıkla soruyor. Bizimkiler de her zaman ki doğallıklarıyla “Biz mi, biz Hemşinliyiz, niye ki? ” diye soru ile karşılık veriyorlar. Sonra kendi meşreplerince anlatıyorlar adama nasıl insanlar oluklarını, ama adam ne kadar anlıyor, orası meçhul. 

Yine o bölgenin ilçelerinin birinin mahallesinde oturan Hemşinli amcalarımızdan biri ara sıra mahalle camiinde müezzinlik yapmakta, imama yardımcı olmaktadır. Bi gün gene imam yok iken iş başa düşüyor. (Ne hikmetse bu matrak hikayeler de çoğunlukla imamın yokluğuna denk geliyor) Cemaat “Şükri efendi nemazi sen kilduracaksin” diyor. Şükrü amca, “Yahu muezzinluk başka, nemaz kıldurmak başka, yapamam” falan diyorsa da atıyorlar bunu öne. Cemaat saf tutuyor, Şükrü amca başlıyor ikindi namazını kıldırmaya. Şükrü amca heyecandan sessiz okunması gereken sureyi sesli okumaya başlayınca, cemaat uyarıyor düzeltiyor. Bi ara da yerde okunması gereken süreyi ayakta okumaya başlayınca kendisinin hemen arkasında saf tutan ağabeyi çoğunluğu Hemşinli olmayan cemaat anlamasın diye Hemşince fısıldayarak “İda nestadz dağe gartuşi duvad gungadz gartaser ana tsadze inçnusana inç ...... dzar gartoğes” (O, ki yerde okunacak duayı ayakta okudun, aşağıya inince ne …...... okuyacaksin” diyor.

Yine Açmabaşı köyünden son bir anekdot; bereket bu kez imam izinde değil ve de olayın bizzat kahramanlarından. Açmabaşı köylüleri dindar oldukları kadar sportmen insanlardır da. Köyde hem her türlü spor ilgiyle izlenir, hem de spor yapılır. Yukarıdaki anıdan bildiğiniz üzere köyde dini bilgisi kuvvetli, imam-müezzin vazifesi görebilecek insanlar zaman zaman cami imamına yardımcı olmaktadırlar.

Beşiktaş maçının olduğu bir akşam köyün erkekleri cami kapısındaki kahvede toplanmış hep birlikte maç seyrediyorlar. Fanatik Beşiktaş taraftarı olan imam da oradadır. İmam bir yandan heyecanla maç seyrederken, arada sıkıntıyla saatine bakmaktadır, zira yatsı namazı vakti yaklaşmaktadır. Nasıl yapsa da en azından ezanı köylülerden birine yıksa. Ezan vakti geldiğinde imam, bir umut, birlikte maç seyrettikleri, kendisi de imam olan arkadaşına dönerek “Hoca” der “Bu akşam şu yatsı ezanini okusan, bir de namazı kıldırsan, büyük sevaba girersin.” Ancak futbola ilgisi ondan geri kalmayan diğer hoca “Yağma yok, sen bu köyün kadrolu imamısın, git görevini yap” diyerek bu cazip teklifi reddeder. Bunun üzerine imam, bu heyecanlı maçı yarıda bırakarak mecburen kalkar, ezan okumaya gider. İmam aklı maçta ezanı okur. Bir müddet sonra maç seyredenlerden birkaç dini bütün seyirci de gecikerek de olsa camiye gelip saf tutarlar. İmam aceleden cemaatten ehil birine namazı kıldırmasını rica eder ve kendisi diğer hocanın yanında saf tutar, başlarlar yatsı namazının ilk sünnetini kılmaya. Maçı kaçırdı, skorun ne olduğu içini kemirmektedir. Secdeye indiklerinde yanındaki hocanın duyacağı şekilde “Maç kaç-kaç?” diye usulca sorar, ilkin şaşıran diğer hoca da mecburen skoru söyler; 1-1. Skoru öğrendi, ama caba golleri kim attı? İmam kendini tutamaz bu kez rükûa iken, “Golleri kim attı” diye soruverir. Diğer hocamız bu duruma da kayıtsız kalamaz golleri atan futbolcuların isimlerini de söyleyip secdeye iner. 

Açmabaşı köyünde fiilen yaşanmış olan bu olay, bugün hâlâ muhatapları tarafından meraklılara hoş bir anı olarak anlatılmaktadır.

Şimdi Laz komşularımızın deyimi ile bilinen Hemşilluğun dışına çıkalım. Dışına dediysem de çok uzaklara değil Kaçkarların hemen güneyine İspir’e gidip bu yazıyı oradan iki anekdotla bitirmek istiyorum. İş ilişkisi dolayısıyla  tanıştığım bir hacı abimiz var. Muhabbeti sever bir İspirlidir. Bir gün bir sohbette yakın arkadaşlarımdan birinin de İspirin Karsor köyünden olduğunu söyleyince, muhabbet Karsor köyü üzerine derinleşti. “O köy çok başkadır, İspir’in en okumuşları o köyden çıkar, farklı insanlardır Karsorlular”, dedi ve aha da şunları anlattı, anekdot mudur, fıkra mıdır ben seçemedim. Buyrun... 

Bir inşaat şantiyesinde çalışılmaktadır. Ramazan ayı gelir çatar. İnsanların büyük çoğunluğu oruç tutuyor. İşçilerden yaşça diğerlerinden biraz daha büyük ve de sağlıklı bir yapısı olan Karsor’lu Şahıgüzel dayı oruç tutmuyor. Bi gün işçilerden biri  Şahigüzel dayıya neden oruç tutmadığını sorunca, Şahıgüzel dayı şöyle cevap veriyor “Ela benim açlığınan bir derdim yok, 2-3 gün yemek yemeden dayana bilirem,  ama oruci adet etmamişam bi kere” der.

Karsor’dan diğer anlatı da şöyle. Ramazanda teravih namazlarını çok uzun bulan Karsorlular köyden 3 kişilik bir heyet oluşturur ve İspir Müftüsüne yollarlar ki, bunu kısa tutmanın dince uygun bir yolu var mıdır diye sorsunlar. Müftü misafirleri odasına alır, dertlerini sorar, onlar da anlatırlar ki, böyle iken böyle... Müftü köylülere teravih namazını kaç rekat kıldıklarını sorar. Köylüler 10 rekat yatsinun peşine 20 rekat diye cevap verince müftü; “Siz vitir vacib kılmıyor musunuz?” diye sorar.  Köylüler yo hayır deyince müftü; “öyle şey olur mu, teravihin sonunda 3 rekat da vitir vacip kılacaksınız” diyor Karsorlulara. Köylüler kös kös geri dönüyorlar. Köyde merakla bekleyen insanlar bunların başları asık geldiklerini görünce, müftü kabul etmedi her hal diye düşünüyorlar, gene de meramlarını yenemeyip sorunca, heyetten biri “Biz teravih namazı uzundur kısalsın derken, müfti bi de fitil ekledi kıçına” diyor. 


Kaynak kişiler: Şerif Sarı(Sakarya), Yusuf Vayiç-Necdet Aydın(Hopa), Ahmet Yazan(İspir)

 Hikmet Akçiçek
Gor Dergisi Sayı 5-6 Sonbhar 2016- Bahar 2017



PAZAR ÇİNGİT (UĞRAK) KÖYÜ ÜZERİNE FOLKLORİK DEĞERLENDİRMELER II





Gor Dergisinin 4. Sayısında I. Bölümünü yayınladığım metnin, II. Bölümünü de derginin 5. sayısında yayımlamaktan mutluluk duyduğumu ifade ederek Çingit ve çevresinde kullanılan kelime derlemelerine devam edelim. Kelime derleme çalışmaları hakkında bilgi vermeden önce ilk yazdığım metinde “Kaydabak” yemeğinden bahsetmiş ancak malzemeleri ve yapılışı hakkında bilgi verememiştim. O yüzden;  bu yazıyı dergi için hazırlama sürecindeyken İzmit’te ikamet eden Saniye Ablama telefon ederek “Kaydabak” yemeğinin tarifini ve yapılışını öğrendim.

KAYDABAK

Malzemeler:
Pırasa, pazı, ısırgan otu, ıspanak, yeşil soğan, labada, maydanoz, dereotu, gibi yeşilliklerden birer tutam
2 patates -orta boy ve ince kıyılmış-
Kılçığı alınmış bir kilo hamsi
3-4 yumurta
tuz, baharat
3-4 yemek kaşığı mısır unu
3-4 çorba kaşığı sıvı yağ

Yapılışı:
Yeşillikleri ve balığı fazla ezmeden bir karışım yapılır. Yapılan bu karışım yağlanmış tavaya çok kalın olmamak şartıyla üzerine hafifçe bastırılarak yayılır. Alt ve üst tarafı kızartılıp, pişirilerek servis yapılır.

Yine Saniye Abla’dan aldığım bilgilere göre;  ekşimekle taze kaymağın birbirine karıştırılmasıyla yapılan malzemeye “sevatnaç”,  lahana ezmesine “lahana perteci” deniliyor. Şehir kültüründe krep denilen yiyeceğe de yörenin ağızlarında  “mafuş”, “akıtma”, “piligan” ya da “pelit” adları veriliyor.  Sık sık da “Şu an aklıma gelmiyor ama böyle birçok kelime olduğunu, kendi abisinin ise yaklaşık 2000 kelime derlemiş olduğunu söyledi.” Saniye Ablamın hatırladığı kelimelerden biri de “şarkum” kelimesidir ki bu kelime şalgam demekmiş. Yine insan ve her türlü hayvan derisine “post” denilirmiş. Bu esnada Saniye Abla, evin ısı ortamından ve benim üstüste sorduğum sorulardan bunalmış olacak ki cümle içersinde "tortoluş oldum" gibi bir kelime grubu kullandı. “Tortuluş olmak” nedir? Diye sorduğumda; “yanmak kavrulmaktır” dedi. “Hınç” kelimesinin aşırı yorulmak anlamına geldiğini, “muncuru düşmek” kelime grubunun ise surat asmak demek olduğunu; cıvık kişilerin yaptığı sululuğa “tehelik” denildiğini de söyledi. -Bu kelimedeki -lik eki muhtemelen Türkçedeki -lik yapım ekidir diye düşünüyorum- Domuzları ürkütmek için bahçelere yapılan tahtadan küçük barınaklara “kalif” denildiğini; hayvanları korkutmak için muhtemelen yansıma seslerden üretilmiş olan bağırma eylemine “haylamak” denildiğini; kene kelimesinin karşılığı olarak “tiz” kelimesini kullandıklarını, örümceğe de “sart” dediklerini, yanısıra  insan dışkısına “koldoz” dediklerini söyledi.

Yine benim sıklıkla duyduğum kelimelerden biri de  “kotol”dur. Kotol, lahana bitkisinin köküne yakın olan kalın kısımdır. Buradan hareket ederek bazı beyinsizlere (!) ya da yaptığı işi düzgün yapmayanlara benzetme amacıyla “kotol” denir.  Bu tarz kişilere (!) “Kot kafa” da denildiğini de çok kereler duymuşumdur.

Sülalemize lakap olarak “Gençağa” derler. Büyük dedelerimizden birinin adının Gençağa olduğunu biliyorum. Fakat bunun dışında, bu lakabın, bir soy ismi olarak sülalemize neden verildiğini bilemiyorum. Soy ve sülale isimlerinden bahsetmişken köyümdeki bazı kabilelerin isimlendirmeleri şu şekildedir: Hacı Veyis(liler), -Hacı Veisinkilee-, Poçat(lılar), -Poçatunkilee -, Hacı Kasım(lılar), -Hacı Kasımunkilee-, Derviş(liler), -Devişinkilee -, Davut(lular), -Davutunkilee-, Hacı Yakup(lular), -Hacı Yakubunkilee- Vezir(liler),-Veziinkilee-, Gençağa(lar), -Gencaunkilee-, Mehmedağa(lar), -Memedağunkilee-, Yamak(lılar), -Yamağunkilee-, Ahmet(liler), -Amedunkilee-, Abaza(lılar), -Abazaaunkilee-, Cihan(lılar), -Cianunkilee- gibi...

Yine, “koncoloz” diye bir kelimeyi duyardım. Halam kocasına kızdığında, kocasının gıyabında ona “Koncoloz” derdi.  Lakin kelimenin ne anlama geldiğini tam olarak bilmiyorum.
Derginin 4. sayısında çıkan yazımdan sonra Sevgili Saniye KOCAMAN’dan aşağıda okuyacağınız bir kaç da mani derledim. Bu manilerin bölgede çıkan herhangi bir basılı yayın organında olup olmadığı hakkında bilgim yoktur. Fakat yöre insanın hafızasında derlenmemiş yüzlerce kelime, mani, ağıt, türkü, bilmece olduğu hissini taşıdığımı ifade etmek isterim. Umarım aşağıda okuyacağınız manileri de ilk defa ben derlemiş ve yazıya geçirmişimdir.

MANİLER

At başına başına
İnsin kar kaşına
Çok bezdim buralardan
Kaçacağım peşina

Duvar ile duran kız
Ne durur da uyursun
Uyku gene bulursun
Beni nerde bulursun

Şeftali çiçek açmış
Üç kırmızı bir sarı
Derim canıma koyum
Askerde olan yari

Gidiyorum askere
Mendili sere sere
Dua edin ey kizlar
Tez alayım tezkere

Ey kiz dönsün başına
Değirmende dönen taş
Seni alırdım ama
Bana diyorsun kardaş

Elevit'in deresi
Aksın aksın çağlasın
Ey kız söyle babana
Seni bu yıl eversin

Armut dalların alçak
El ulaşır ulaşır
Sevdiğim belin ince
Elim dört kat dolaşır

Armut dalların yüksek
Değemedim dalina
Kusura bakma oğlan
Beğenmedim halina

Bu vesileyle her türlü kültür ögesinin kaybolmasına karşı olduğumu bir kez daha ifade etmek isterim. Bu kısacık derleme çalışmasıyla -bu amaçla- elimden geleni Gor Dergisi için yapmak istedim. Zira “Bilinçtir, insanı diriltip kurtaracak olan.”

Böyle yüzlerce mani, bilmece, türkü kaybolup gitti. Birçoğu da egemen kültürün içinde yoğrulup devşirilerek sahiplenildi. Sap saman birbirine karıştırıldı.
Özetle Hemşince kelimelerinin etimolojik çalışmalarını yapmak için yörede kullanılan Hemşinceyi bilmek gerektiğini düşünüyorum.  Etimolojik çalışmalar keyifli olduğu kadar teknik de bir alandır. O yüzden yapılmış ya da yapılmakta olan Hemşince kelimelerin etimolojik değerlendirmeleri için bir şey söyleyemiyorum. Zira ben Hemşince bilmiyorum. Yine de amatör bir halkbilim sever olarak bölgede olabilseydim şunları yapmak isterdim demekten kendimi alamıyorum:

1-Kendi köyümden hareket ederek bölgede kullanılan kelimeleri ve deyimleri tespit etmek,
2-Kim, hangi şeye ne diyor, nasıl diyor araştırmak,
3-Bu kelimelerin sesleri nasıl değişiyor incelemek, mümkünse transkripsiyon alfabesini hazırlamak,
4-Yörede sıklıkla kullanılan kelimeleri, deyimleri, imajları kullanarak hikayeler yazmak,
5-Bir taraftan kelimeleri, deyimleri ve imajları derlerken bir taraftan da yöreye ait tüm eski yapıların, evlerin, serenderlerin, iskenefların plan projelerini çıkarmak, detaylarını fotoğraflamak hikayelerini yazmak, belgelemek isterdim.

Yine bölge insanın kılık kıyafetleri üzerine de araştırma yapılabilir diye düşünmüşlüğüm vardır. Lakin özelde Hemşinliler genelde tüm Karadenizliler köyden şehre göç ettiklerinde kültürlerinin büyük bir kısmını da memleketlerinde bırakmışlardır. Geride bırakıldığı kadar köy kültürünün ve göçüldüğü kadar da şehir kültürünün içinden birçok Hemşin hikayeleri çıkabileceğine dair umudum hep vardır.

Son olarak; Her iki yazımızda yöreye ait kelime ve mani derleme konusunda yardımlarını esirgemeyen Saniye KOCAMAN’a ve yazıları Gor Dergisinde yayınlayan meslektaşım Mahir ÖZKAN’a teşekkür ederim.


Ümit FERAHZADE
Gor Dergisi Sayı 5-6 Sonbhar 2016- Bahar 2017



Harsnik Unik!



Hopa Hemşinlilerinde Evlilik ve Düğün Gelenekleri

dzove gazyaği tartsav                    (deniz gazyağa döndü )
kezi fitil çbidi ta                                (kız fitil gerekmez mi)
im dadin u im more                        (babam ile anama)
bidzig hars me çbidi ta                   (bi gelin gerekmez mi)

norhars ellim inşalla                       (gelin olsam inşalla)
dun avelim maşalla                        (ev süpürsem maşalla)
ku dadin u ku more                        (anan ile babana)
kurba kordzim inşalla                    (çorap örsem inşalla)

Göz açıp kapayincay kadar vakit geçer ve “daha dün dünyaya geldi” dediğiniz çocuklar maniler söylemeye başlarlar. Hem öyle sadece eğlenmek için değil; yüreklerinin yangınına duman etmek için mani söylerler. Bu duman öyle yükselir ki göklere, artık görmemek imkansız olur. Ben görmem bana ne deyip de üzerine düşeni yapmayan anne babanın başına geleni de maniler söyler:

ka ku kume ku kum e                    (kız o ahır o ahır)
cugaln ar kala kum e                      (al kazanı yürü ahıra)
gove getim gu dei                           (ineği sağıyorum diye )
boxçan ar aye dun e                      (al bohçanı gel eve )



Düğünde-dernekte, gorda-mecide, köyde-yaylada, düzde-derede bir yerde birini gördü de beğendiyse tamam. Yok, işi ağırdan alıyorsa eğer; halası, teyzesi, amcası, dayısı; köyden olmadı yayladan, yayladan olmadı ovadan, o dereden olmadı bu dereden müsait bir aday illaki bulunur.

Ağçig Uzuş (Kız İsteme): 

Aday bulundu mu araya elçi konur. Elçi de iki tarafta sözü geçen, lafı dinlenen, el üstünde tutulan, işine güvenilen biri olur. Elçi lisan-ı münasiple konuşur kız tarafı ile.
Yoksa başka bir durum ve makul bir talipse erkek tarafı uygun bir akşam davet edilir. Eğer erkek tarafı önceden yeterince tanınmıyorsa kız evi ilk görüşmede genellikle yanıt vermez ve damat adayını araştırmak için zaman ister. Bu zamanın sonunda kararları olumlu ise elçi aracılığıyla erkek evi tekrar davet edilir. Bu ikinci gelişte söz kesilir. Nişan tarihi ve evlilik süreci genel olarak konuşulur. Ayrıca alınacak eşyaların pazarlığı yapılır. Buna da “Xarce Gedruş” denir. Söz kesildikten kısa süre sonra genellikle nişan yapılır. Nişan törenine damat katılmaz.

Neşan Devuş (Nişanlamak): 

Nişan gününden önce geline nişan giysisi, hediyeler ve takılar almak için alışveriş yapılır. Hediyeler “nişan bavulu” na konur ve bavul kız evine nişan töreni için gidenlerden annesi babası yaşayan bir delikanlı tarafından taşınır. Kız tarafı gelenleri kapıda karşılar ve nişan bavulunu almak için taşıyana bahşiş verir.

Neşan Var Tenuş (Nişan Bırakmak)

İçeri girilip hoş beş edildikten, yenilip içildikten sonra, nişan törenine geçilir. Erkek tarafının büyüklerinden biri önceden hazırladığı bağlanmış beyaz bir mendili masanın üzerine bırakır. Beyaz mendilin içinde bir miktar para bulunur. Ucuna ise nişan yüzüğü bağlanmıştır.

Neşan Vegalnuş (Nişan Kaldırmak): 

Bırakılan mendil kız tarafından annesi babası yaşayan bir erkek tarafından alınır. Para mendili alan kişinin hediyesi olur. Bu kişi kızın erkek kardeşi veya amcasının oğlu gibi bir yakını olur. Mendili alacak kişi bir yandan da annenin süt hakkı için pazarlık yapar. “Gati Çek- Süt Hakkı” konusunda anlaşma sağlandıktan sonra, “Herkese hayırlı olsun” diyerek mendili kaldırır ve kızın annesine verir. Anne de yüzüğü takması için bir büyüğe verir.  
Kutlama: Nişan kaldırıldıktan sonra erkek tarafının büyüğü kimse kapıya çıkar mermi atar. Bu herkese nişanın gerçekleştiğinin ilan edildiği sembolik bir harekettir. Daha sonra erkek tarafının getirdiği şekerle nişan şerbeti yapılır herkese dağıtılır. Bir bardak şerbet de damat için ayrılır ve nişandan dönülünce damada içirilir. Nişan evinden bekar kızlar ekmek parçası alıp yastıklarının altına koyarlar. Böylece o gece evlenecekleri kişiyi işaretleyen rüya göreceklerine inanılır.
Nişanlanan kız artık Harsentsu (Gelin adayı) olarak anılır. Nişan süresince damadın ailesince Harsentsunun evine gidilir gelinir. Nişandan birkaç ay sonra da gelin damadın evine ziyarete gider. Bu ziyaretlerde kapının eşiğine süpürge, sandalye vb. atılır. Harsentsu eğer atılanları alır yerine koyarsa iyi gelin olacağına yorulur, almazsa iyi gelin olmadığı düşünülür. Gelin bu ziyaretlerde kendisine yer gösterilmeden oturmaz. Kendisine söz verilmeden konuşmaz. Ayrıca barvuş (saklanma) yapması beklenir. Barvuş yazmanın boyundan aşağıya inen ucu ile ağız ve burnun kapatılmasına denir.

Neşanlu Desnuş (Nişanlı Görme): 

Nişanlı çiftin evlenmeden önce alenen görüşmeleri geleneklere aykırıdır ve hoş karşılanmaz. Nişanlılık süresince çiftin birlikte olması neşanlu desnuş denen gizli buluşmalarla sağlanır. Neşanlu desnuş güya gizlidir ama bu herkesin bildiği bir gizliliktir. Bu görüşme için gündüzden delikanlının kız kardeşi veya gençten yengesi gibi bir yakını Harsentsu’nun evine gider.  Harsentsu’ya o gece delikanlının geleceği bilgisi verilir ve gidiş geliş gizliliği organize edilir. Damatla kızın baş başa olacakları bir mekan ayarlanır.  Damadın bu geliş gidişinde kolu komşuya, evin erkekleri ve büyüklerine görünmemesi gerekir. Bunun için büyüklerin ve erkelerin evde olmadıkları veya yattıkları gece yarısından sonraki saatler tercih edilir. Damat kız evine geç saat gelir ve sabah şafak sökmeden evden ayrılır.  Maazallah kızın babası veya kardeşi gibi yakınların ziyareti fark etmesi tatsız gelişmelere sebep olabilir. Damadın üzerinize ateş açılabilir, yaralanma ve hatta ölüm olayları olabilir. Bu durumdan dolayı nişandan vazgeçmek de oldukça zordur. Nişandan vazgeçenler neredeyse evlilik bitirmiş gibi görülür. Hemşin evlilik gelenekleri içinde herkesin bildiği bu gizliliği nedeniyle en heyecan verici ve gerek gidiş gelişlerde yaşanan olaylar gerekse kızla oğlan arasındaki diyaloglar nedeniyle üzerine en çok anektod anlatılan olay neşanlu desnuştur.

Des ( Açık Nişan): 

İsteme ve nişan sürecinde des yapılıp yapılmayacağına da karar verilir. Dese damat da katılır. Kız ve erkek tarafının katıldığı düğüne benzer şekilde bir eğlence düzenlenir. Kız tarafı damada hediyeler alır. Takı töreni yapılır ve damat tarafı geline takılarını sunar.

Enişta Desnuş ( Enişte Görmek): 

Nişan yapıldıktan sonra des yapılmayacaksa gelinin yakınları enişte görmeye giderler. Des yapılmayacağı için hediyelerini de götürürler. Nişanlılık süresi bir iki yıl sürebilir. Bazı durumlarda dört beş yıla kadar nişanlı kalanlar olur. Nişan süresince nişanlı kız eski sevdalarının sataşmalarına maruz kalabilir. Bu sataşmalardan doğmuş birçok atma türkü vardır:

meg laust me peçketsi                  (bir mısır ayıkladım)
peçke uynman ergener                  (koçanı kendinden uzun)
neşanluid cançetsi                         (nişanlını tanıdım)
kinte uynman ergener                   (burnu kendinden uzun)

Ama tabi iş işten geçmiş ve düğün zamanı gelip çatmıştır. Artık geçmiş geçmişte kalmıştır. Düğünü yaklaşanlar bir hava tutturur:

erzevar e bayir a                           (bahçeleri bayırdır)
don e dage çayir a                        (evin altı çayırdır)
ğarat aek ağçgener                       (acele edin kızlar)
garkevuşi dari a                           (evlenmenin yılıdır)

Tabi bu durumda eski sevdalara da başka bir hava tutturmak düşer:

ağçig ağa manç ağa                      (kız oldum erkek oldum)
medzentsa asker ağa                    (büyüdüm asker oldum)
im dadts indzi tez garkets            (babam erken everdi)
ağçgenun garad ağa                     (kızlara hasret oldum)

Harsnik (Düğün):

Düğün vakti yaklaşınca gün birlikte belirlenir. Bir akşam kızın evine gidilir yenir içilir. Elbise alma işi ve düğün günü planlanır. Gelin evlendikten sonra genellikle erkeğin baba evinde en az üç dört yıl kaldığı ve bu sürede yeni elbise alınmadığı için uzun süre yetecek kadar elbise alınır.
Düğün sabahı hısım akraba hala teyze amca dayı dan oluşan harsnevor (düğün alayı) kızın evine gider. Gidenlerin arasından bir erkek harsnevorun temsilcisidir. Bu kişi düğün boyunca da erkek tarafı adına konuşur, organizasyonu yapar. Kız tarafının da bir temsilcisi olur. Bu temsilcilere makar denir.  Gelini almaya gelenler yanlarında kavalcı; son zamanlardaysa tulumcu getirirler. Onları kız tarafının makarı karşılar.  Erkek tarafının makarı Gelin Bavulu’nu taşır. Kız tarafının makarı bavulu ister. Erkek tarafının makarı bavulu bahşiş almadan vermez. Gelin hazırlandıktan sonra sandığı kapının eşiğine getirilir. Burada sandığın üzerine gelinin akrabalarından çocuk veya genç bir erkek oturur. Sandık yapılan bahşiş pazarlığından sonra teslim edilir. Evden çıkarken gelin ve annesi ağıtlar yakar ağlar. Bu sırada “hem ağlarım hem giderim” esprileri yapılır. Gelini hazırlayan akraba ve arkadaşları olan genç kızlar kayınpederi çağırır ve gelini vermek için bahşiş alır. Gelini evden çıkarmaya enişte gelmez.  

Eskiden yaylada veya köy içi düğünlerde gelin ata bindirilirdi. Şimdilerde otomobil kullanılmaktadır. Yine eskiden gelin gelin evinden alındıktan sonra doğrudan damadın köyü ve evine gidilir düğün orada yapılırken, şimdi düğün şehir merkezinde önceden ayarlanan düğün salonunda yapılıyor ve merasimin devamı salon düğününden sonra yakın çevrenin katılımıyla damat evinde yerine getiriliyor. 

Harsnevor (düğün alayı) erkeğin evinin önüne geldiğinde kız tarafının makarı eve girmek için önce tercihen kırmızı halı ister:


Raşa düğün evi bu mi dur?
yolları ne çamurdur
gelin geldi kapıya
eniştemuz nerdedur?

Raşa kazma kürek gelecek
bu yollar yapılacak
xali kilim gelecek
yollara serilecek



Bu istekler gerçekleştikten sonra gelin tarafının makarı ahırdan bir inek getirilmesini ister. Getirilen ineğin kulağı ucundan kesilerek gelinin ineği olarak işaretlenir. Gelin ayrı ev açtığında bu ineği de beraberinde götürür. Ardından makar düğün alayı ile gelen misafirlerin kalacağı odaların gösterilmesini ve odaların anahtarlarının teslim edilmesini ister. Bu sırada kaval veya tulum sürekli çalmakta maniler, atma türküler söylenmektedir. Damat evinin misafirleri daha iyi ağırlamasını isteyen maniler söylenir. Buna Raşa Tevuş denir:

Raşa duğun evi takatuk
ne ekmek var ne katuk
sarma borek geturun
yoldan gelduk aciktuk

Gelin evin kapısına geldiğinde, akrabalarından biri evin kapısına bıçak saplar. Kayınpeder veya gelin tarafının büyüklerinden birileri bıçağın üzerine para bırakırlar. Burada yapılan pazarlıkla belirlenen bahşiş alındıktan sonra bıçak kapıdan çıkarılır. Gelin kapıdan girerken, gelini almaya gidenlerin gelin evinden “çaldığı” bir bardak ve onun üzerine konan bir tabağı ayağıyla kırar.  Bu sırada da gelin ve harsnevorun üzerine pirinç taneleri serpilir. Tabağın ve bardağın kırılması uğursuzlukları def etmeyi, pirinç serpilmesi ise bereketi temsil eder. Gelin eve girerken erkek kardeşi veya kuzeni, akrabası olan bir erkek eşlik eder. Bu kişi de damadın babasından bahşiş talep eder. Gelin içeride bir sandalyeye oturtulur. Kucağına bir erkek çocuk üç defa oturtulur ve kaldırılır. Böylelikle tez zamanda ve erkek çocuk sahibi olacağına inanılır.

Mazra Uzuş(Meze İsteme):  

Gelinin eve alınmasının ardından yemek faslına geçilir. Erkek tarafı önceden hazırlanmış olan sofraya davet edilir. Bu sırada masa kısmen hazırdır. Hazır olmayanlar ise kız tarafının makarı tarafından istenir. Genellikle makar abartılı ölçülerde isteklerde bulunur. Ancak eğlenceli pazarlıklarla ortak noktada buluşulur. İstenen şeyler içinde olmazsa olmazlar vardır. Tepsi tepsi baklava, koç, tavuk, içki, sigara, börek, sarma bunlardan bazılarıdır. Koç yerine koç parası bahşiş olarak alınabilir. Ayrıca bir tabanca, bir saat, üç ekmek ve bir bıçak istenir. İstekler gerçekleştikten sonra enişte masaya çağrılır:

Bu evin tavani yok
Yıldızlar göreniyor
Maşallah enişteye
Ne güzel göreniyor

Enişte masanın başına geldiğinde, saat koluna takılır ve bıçak uzatılarak ekmeği keserek sofrayı açması istenir. Ancak enişte tabancayı almadan bıçağı elini almaz. Tabancayı aldıktan sonra havaya ateş eder ve beline koyar. Daha sonra bıçağı alır ve ekmeğe bıçağın tersiyle “kesmeye çalışır.” Bıçak, yaklaşık olarak kız tarafına verilmiş bahşişler kadar bahşiş alındıktan sonra ekmeği keser. Enişte sofrayı açarak masayı terk eder.

Kadınlar içinde ayrı bir masa kurulur. Bu masanın makarı da harsenkur olur. Harsenkur gelinin teyzesi, halası, yengesi gibi bir büyüğüdür ve hem kız tarafını temsil eder hem de geline rehberlik eder. Bu sofrayı açmak üzere gelen enişte ekmeği kesmeden önce erkek sofrasında ödenmiş ise koç parası olarak verilen bahşiş için pazarlık yapar. Bahşişi geri aldıktan veya bahşişten vazgeçtikten sonra ekmeği keser ve sofrayı açar.

Yemekler yendikten sonra sabaha kadar özellikle gençlerin katılımıyla düğün devam eder. Kızlar evin içinde pencerelerde, erkekler dışarıda kumtur (ahır kapısı)  veya kapı önünde kızları görecek konumda bulunurlar genellikle. Karşılıklı atma türküler, horonlar, manilerle eğlence sürüp gider. Düğün sabahında kızı yeni evine bırakanlar ayrılırken nasihat etmeyi de ihmal etmezler:

asma başuni asma
yureğumuzi yakma
bunlar biraz derindur
bunlara kulak asma


Dadants Ertuş( Babalığa Gitmek): 

Harsentsu düğünden sonra artık norhars (yeni gelin) olur. Norhars düğünden üç gün sonra baba evine ziyarete gider. Bu ziyarete geline enişte veya onun yerine bir erkek akrabası eşlik eder. Giderken kaynanası bir tepsi baklava yapar. Baklavada gelinin “temiz”  olup olmadığının işareti vardır. Eğer “kirli” işareti varsa gelini almaya birini göndermezsem kızınız sizde kalsın anlamına gelir. Kız baba evinden geri dönerken de annesi bir tepsi baklava yapar ve gelinin yeni evine gönderir.

Mahir Özkan
Gor Dergisi Sayı 5-6 Sonbhar 2016- Bahar 2017